Hayatın Dizaynı

“Tanrı hiçbir zaman bir ateisti ikna etmek için bir mucize yapmadı, çünkü yaptığı sıradan işler yeterli delili sağlıyor.” —Ariel Roth

Sahil kenarında yürürken dalgaların vurduğu kumsalda büyük bir kalp işareti içinde de “Kaya Esra’yı seviyor.” diye bir yazı, üzerinde de bir de ok işareti görseniz, hemen ne düşünürdünüz? Kaya’nın tüm dünyaya bir mesajı. Biri çıkıp “görüyor musun, senede milyonlarca dalga bu kıyılara vuruyor, sonunda çok harika bir mesaj yazmışlar!” dese ne dersin? Bugün maalesef doğacı biyologlar buna inanılmasını öneriyorlar. Basit yaşamdan bahsediliyor. Hayatın kökenini açıklamaya çalışırken, şuursuz doğa kuvvetlerinin, hayat sahibi olmayan kimyasalların bir anda, şuur sahibi bir varlığın müdahalesi olmaksızın, hayatı ortaya çıkardığını ifade ediyorlar. Böyle bir teori hücreleri ve harikulade karmaşıklığını inceleyebilecek teknolojiden yoksun 19. yüzyıl bilimadamlarına makul gelebilirdi. Ama bugün doğacı teori bildiğimiz tüm doğa kanunlarını ve biyolojik sistemleri hiçe saymaktadır. Burada doğrusu en can alıcı soru; basit yaşam diye adlandırdığımız tek hücreli canlıların aslında ne kadar basit oldukları ya da olmadıklarıdır. Makro-evrimde hayatın kökenini izah için önerilen argüman şöyledir: dünyanın çok eski çağlarında bir zamanda, sıcak bir gölde, bazı kimyasal etkileşimler ve doğal kuvvetler aracılığıyla tek hücreli amipler ortaya çıktı. Daha sonra bu amipler, uzun hatta milyonlarca yıl içersinde, daha karmaşık canlılara evreldiler.

Yaşamın kökeni hakkındaki bu teoriye inananlar bir çok değişik adlarla anılırlar. Örneğin doğacı, evrimci, materyalist, ateist ya da Darwinci gibi. Dünyada ayrıca evimci testler vardır ki bunlar evimin Tanrı kontrolünde olduğuna inanırlar. Darwin’in çıkarımında insanlar ve maymunlar ve kuşlar, sürüngenlerden evrilmişlerdir ve aynı ortak ataya sahiptirler. Her ne kadar bu tüm yaşam biçimlerinin birbiriyle alakaları vardır çıkarımının kendi içinde bir çok problemi olsada (ki bu konuya ileride değineceğiz), asıl en temel problem ilk yaşamın kökeninin izahıdır. Böyle şuurlu bir varlık tarafından yönetilmeyen, makro-evrimin doğru olabilmesi için ilk yaşamın aniden bir takım yaşam sahibi olmayan kimyasallardan türemesi gerekmektedir. Darwincilere çok yazık olacak ama ne bu ilk organizma ne de her hangi bir yaşayan organizma basit olmaktan çok çok ötedir. Bu gerçek özellikle 1953’de James Watson ve Francis Crick DNA’yı (Deoxyribonucleic Acid)
bulduklarında daha açığa çıktı. Bu kimyasal her yaşayan varlığın bina edilmesi ve kopyalanıp çoğalması için olan direktifleri kodlar. DNA’nın bükülmüş bir merdiven gibi sarmal bir yapısı vardır.

Image module

Merdivenin iki kenarı biririni izleyen dioksiriboz (deoxyribose) ve fosfat moleküllerinden oluşur. Basamaklar ise dört nitrojen bazının özel bir sıralamasından oluşur. Bu nitrojen bazları A adenin, T timin, S sitozin, G guanin. Bunlar bugün dört harfli genetik alfabeyi oluştururlar. Bu alfabe ile Türkçe alfabe mesaj iletme açısından aynı şekilde işlerler. Tek fark Türkçe alfabe 29, genetik alfabe 4 harften oluşur. Nasıl ki bu yazıdaki harflerin özgül sıralaması kapsamlı bir mesaj veriyor, aynı şekilde bu dört bazın özgül sıralamaları canlı organizmanın özel genetik yapısını belirler. Bir yazıda ya da DNA’da olsun bu mesajın bir diğer adı “belirlenmiş kapsamlılık”dır (specified complexity). Yani hem kapsamlıdır, hem de özel bir mesaj içerir.

Bir iğne ucuna yüzlercesinin sığdığı tek hücreli bir amipin DNA’sının içerdiği mesajı düşündüğünüzde hayatın bu belirlenmiş kapsamlılığı daha gözler önüne seriliyor. Amipin hücresinin çekirdeğindeki mesaj 30 Ana Britannica Ansiklopedisi cildini dolduracak kadardır ve sadece 4 harf kullanılarak yazılmıştır. Tüm amipin DNA’sı ise 1000 Ana Britannica Ansiklopedisi cildini dolduracak kadar bilgi içerir. Yani amipin DNA’sındaki kodu yazmaya kalkarsak bu kadar cildi doldurur. Bunlar bu 4 bazın rastgele sıralanmış hali değildirler. Aksine özel bir sıra ile
sırlanarak bir kod yani belirlendi kapsamlılık oluşturulmuştur. Amipin “ilkel canlı” olarak adlandırılmasının ne kadar yanlış olduğu gözler
önündedir. Darwinciler akıllı bir tasarımcıyı baştan denklemden çıkarırlar ve tek alternatif olarak doğa kanunlarını öne sürerler.

Bilim Felsefeye Mahkumdur

Ateistlerin genelde yaptıkları bir iddia şudur: “Evreni izah etmek için Tanrı’ya ihtiyacımız yok! Dindar insanlar Tanrı’yı bilime sokmaya
çalışırlar. Bu şekilde doğru bilim yapılamaz.” Bilimin herşeyi izah edilebileceği tamamen bir yanılgıdır. Felsefenin nerede başladığı ve bilim adamlarının inanç seçimlerinin yaptıkları bilimi nasıl etkilediğinin ayırımını iyi yapmamız lazım.
Bilimin herşeyi açıklayamayacağına dair 5 örnek sıralamam istiyoruz:

1) Matematik ve mantık (bilimin bunları baştan varsayması, bilimin bunları ispatlayabileceği manasına gelmez)
2) Metafiziksel gerçekler (mesela, benimkinden başka akılların var olması)
3) Etiksel yargılar (Nazilerin kötü bir şey yaptıklarını bilimle ispat  edemezsiniz çünkü ahlak bilime bağlı değildir)
4) Estetik algılar (güzellik, bir şeyden hoşlanma, bilimle ispat edilemez)
5) Bilimin kendisi (bilimsel metodlarla doğruyu bulacağımız inanışı bilimsel metodlarla ispat edilemez)

Evet, gözlemler, deneyler ve tekrarlarla nedenlerin araştırılmasında bilimsel teknikler bir yoldur ama tek yol değillerdir. Bir çok şeyi mantık kanunlarıyla buluruz. Hatta bilimsel metodlarda mantık kanunlarını kullanırlar. Hatta “Bilim doğruya ulaşmanın tek kaynağıdır” iddiası da özünde bilimsel değil felsefi bir ifadedir. Bu yüzden kendi kendini çürüttüş olur. İyi ya da kötü bilimadamlarının aslında bize gösterdikleri şudur: “Bilim kendini felsefe üzerine bina eder! Bilim felsefeye mahkumdur.” Kötü felsefeye dayandırılan bilim kötüdür ve insanları gerçeğe değil ancak boşluğa götürür. Şunu hepimiz farketmeliyiz ki bilim bir şey söylemez, bir iddiada bulunmaz ama bilimadamları söyler. Bilimadamlarının bilimi hangi bakış açısıyla yorumladıklarına iyi dikkat etmeliyiz. Felsefesiz de bilim yapılamaz.

Yeni Hayat Formları:
Amipten Hayvanat Bahçesinden Geçerek Size

“İlk okulda kurbağanın bir prense dönüşmesinin bir masal hikayesi olduğunu öğretmişlerdi. Universitede ise bunun gerçek olduğunu!” — Ron Carlson

Jodie Foster’ın oynadığı Kontak (Contact) filmini bir çoğumuz hatırlarız. Foster SETI’de (Search for Extra-Terrestrial Intelligence – Dünya-Dışı Akıllı Varlıklar Araştırma) çalışmaktadır. SETI gerçekte de var olan bu işi yapan bir kurumdur. Filmde Foster çok heyecanlanır çünkü antenine asal sayılardan oluşan bir radyo dalgası takılmıştır. Heyecanının sebebi açıktır çünkü radyo dalgaları rastgeledir ama asal sayılardan oluşan bir mesaj geliyorsa bunu ancak akıllı varlıklar yani uzaylılar gönderiyor olabilir. Kontak filmi Gökbilimci, Bilimadamı ve Darwinci Carl Sagan tarafından yazılmıştır. İroni şudur ki sadece asıl sayıları içeren bir mesajın tesadüfen oluşamayacağını, mutlaka bir zeka sahibi varlık
tarafından düzenlenip gönderilmiş olduğuna inanan bu bilimadamları aynı tepkiyi ve çıkarımı bu muhteşem evren ya da canlı varlıklar için
göstermiyorlar. Sagan’ın beyin hakkındaki şu sözlerine de burada yer vermek istiyoruz: İnsan beynindeki bilginin içeriği bitlerle ifade etmek herhalde beyindeki nöronların bağlantılarının miktarıyla karşılaştırılabilir olacaktır ve bu da yaklaşık yüzlerce trilyon bittir. Bunu İngilizce olarak yazmaya kalksanız dünyanın en büyük kütüphanelerindeki 20 milyon cildi  doldururdu. 20 milyon kitabın içerdiği bilgi herbirimizin kafasındadır. Beyin çok küfün bir yerdeki çok büyük bir yerdir. Beynin nörokimyası hayrete düşürecek kadar meşguldür. İnsan yapımı en mükemmel makinenin devresinden çok çok daha harika.

Yeni canlı türlerinin kökenini tartışmaya başlamadan önce ilk canlı türünün kökenindeki problemi tekrar ziyaret etmek istiyoruz. Tek hücreliden insan beynine uzanan yol tabiki çok uzun ama cansız kimyasallardan canlı bir tek hücreliye giden yol çok çok daha uzun bir
yoldur. İlk canlı nereden geldi? Darwinciler için bu büyük bir sorun teşkil eder çünkü makro-evrimden bahsedebilmek için ilk önce elinizde bir canlı olmalıdır. Burada Darwincilerin ne kadar büyük bir problemlerinin olduğunu görüyorsunuz değil mi? Ama onlar “işte öyle” derler, aniden ortaya çıkan nesillerden ya da “panspermia”dan (yaşamın uzaydan geldiği hipotezi) bahsederler. Bundan sonrası belkide bilim de değil sadece şakadır. Şu derin soruya hiçbir zaman makul bir cevapları yoktur: “Eğer Tanrı yoksa neden hiçlik yerine bir şeyler var?” Tek hücreli varlıkları oluşturduğu iddia edilen kimyasallar nasıl var oldular ve nasıl bir araya geldiler ve ne ölçülerde, nasıl birleştiler?

Image
Evrenin Dizaynı
Bilimsel makale
“Sadece bilimden hiçbir şey anlamayan bir çaylak bilimin dini sildiğini
söyler. Eğer gerçekten bilimi incelerseniz sizi Tanrı’ya yaklaştırdığını
göreceksiniz.”
Göz atın
Image
Hayatın dizaynı
Bilimsel makale
“Tanrı hiçbir zaman bir ateisti ikna etmek için bir mucize yapmadı, çünkü
yaptığı sıradan işler yeterli delili sağlıyor.”
Göz atın
Image
Mikro-Evrim Mi Makro-Evrim Mi?
Bilimsel makale
Evrim teorisi hakkında,
Genetik dönüşümler.
Göz atın