Mikro-Evrim Mi Makro-Evrim Mi?

Makro-Evrimin tek hücreli canlılardan daha karmaşık canlılara geçişin kendi kendilerine evrilmeleri ve her şeyin ortak bir atadan geldikleri teorisi olduğunu daha önce söylemiştik. Bu Tanrı’nın müdahalesiyle olmamış, tamamen kör tesadüfi işlemlere başlıdır.

Burada bir şeyin altını çizmekte fayda var; bilim literatüründe ‘teori’ dendiğinde doğruluğu genel kabul gören ve genelde deneylerle doğruluğu ispatlanmış teoremler, varsayımlar anlaşılır. Halk dilindeki ‘teori’ ile farklıdır. Bilimde kullanılan ‘hipotez’ kelimesi halk dilindeki ‘teorinin’ karşılığıdır ve önsav, kuram, faraziye manalarına gelir. Darwinciler bunun “doğal seçilim” (natural selection) yoluyla olduğunu söylerler. Doğal seçilimin izahı ise uyum sağlayanın hayatta kalması olarak açıklanır. Bu açıklama doğru bir ifadedir ama hiçbir şey ispat etmez. Totoloji denen kısır döngülü bir argümandır. Doğru hangi canlı genetik ve yapı olarak daha güçlüyse, değişen doğa koşullarına daha iyi uyum sağlayacaktır ve ayakta kalacaktır. Ve tabiki onların nesilleri devam edecektir. Mutasyonlar ile evrimi de karıştırmamamız lazımdır. Mutasyonların neredeyse tamamı zararlıdır, yani iyiye değil kötüye bir değişimdir.

Doğal seçilim konusunu ve yapılan yorum farklılıklarını güzel bir örnekle açmak iyi olacaktır. Bakteriler antibiyotikle savaşıp kazandıklarında
geriye kalanlar çoğalırlar ve o antibiyotiğe karşı artık dayanıklı olabilirler. Hayatta kalan bakteri grubu o antibiyotiğe karşı dayanıklıdır çünkü ebeveynleri bakteriler karşı koyacak genetik kapasiteye sahiptiler ya da nadir biyokimyasal mutasyonlar bir şekilde hayatta kalmalarına yardım
ettiş olabillir (ender diyoruz çünkü yukarıda dediğimiz gibi mutasyonlar neredeyse her zaman zararlıdırlar). Böylece hassas bakteriler ölmüş ve artık güçlü olanlar egemenlik sürmektedirler.

Image module

Darwinciler hayatta kalan bakterilerin evrim geçirdiğini söylerler. Değişen
çevreye uyum sağlayarak, bakteriler bize evrimin bir örnekini sunarlar.
Buraya kadar doğrudur. Bu zaten gözlemlenebilir bilimin sunduğudur. Bu
ne tür bir evrimdir? İşte bu soruya vereceğimiz cevap çok kritiktir.
Aslında şimdiye kadar açığa çıkardığımız felsefi önvarsayımlar haricinde
yaratıcı-evrimci arasındaki en büyük uyuşmazlığındaki en büyük kafa
karışıklığına yol açan şey ‘evrim’in nasıl tanımlandığıdır. İşte bu noktada
Darwincilerin hata ve yanlış savları, bilimde gözlemin önemine inananlar
tarafından kontrol edilmezlerse, nasıl bakteri gibi çoğaldığını görürüz.
Gözlemler bize der ki: “hayatta kalan bakteriler her zaman bakteri olarak
kalırlar!” Başka bir organizmaya dönüşmezler. Eğer dönüşselerdi bu
makro-evrim olurdu. Doğal seçilim asla yeni bir tür üretmemiştir.
Darwinciler eldeki verinin makro-evrim olduğunu iddia ederler.

Gözlemlediğimiz mikro değişimlerden, gözlemlenemeyen makro-evrimin
olduğu çıkarımını ispat etmiş oluruz derler. Mikro ile makro arasında hiç
ayrım yapmamış olurlar. Bu şekilde halkın düşüncelerinde herhangi bir
organizmadaki en ufak değişimin, tüm türlerin tek hücreli bir canlıdan
kendi kendine türediği fikrini ispatladığı algısını oluşturmaya çalışırlar.
Darwincilerin bu tür taktiklerini halk artık yakalamaya başlamıştır.
Özellikle Berkeley Üniversitesi Hukuk Profesörlerinden Phillip
Johnson’un büyük yankı uyandıran Darwin Yargılanıyor (Darwin On
Trial) kitabıyla Darwincilerin yaptıkları hokkabazlıklar su yüzüne çıkmaya
başlamıştır. Johnson kitabında şunun altını çizer: “Delillerin hiçbiri doğal
seçilimin yeni türler, yeni organlar, ya da diğer temel değişimler ya da
kalıcı olan küçük değişimleri sağladığına inanılacak kadar hiçbir ikna
edici neden sağlayamamışlardır.” Biyolog Jonathan Wells’de buna
katılarak şöyle yazmıştır: “Biyokimyasal mutasyonlar canlıların tarihinde
gördüğümüz organizmalardaki büyük orandaki değişimleri
açıklayamazlar.”
Doğal seçilimin neden bunu gerçekleştiremediğinin beş nedenini
sıralamak istiyoruz:

1) Genetik Sınırlamalar (Genetic Limits):

Darwinciler tür içindeki mikro-evrimin türler arasındaki makro-evrime delil olduğunu söylerler. Eğer bu küçük değişimler bu kadar kısa zamanda oluyorsa, düşün bakalım daha uzun zamanlarda doğal seçilim daha neler yapabilir. Darwincilere kötü bir haber olacak ama görünen o ki genetik sınırlamalar türün içine bina edilmiş gibidir. Örneğin, köpek cinsi üretenler bununla her zaman karşılaşırlar. Köpek cinsleri minik çivavalardan (chihuahua) büyük Danelere kadar değişebilir ama ne kadar bilerek başka türlere geçiş denense de bu başarız olmaktadır. Köpek her zaman köpek olarak kalmaktadır. Aynı deney, ömürleri çok kısa olan ve böylece daha kısa zamanda nesilden nesile
kalıtımın gözlenebileceği, meyve sineklerinde de yapılmıştır ve aynı şekilde başarısız olmuştur (genelde sakat sineklere üretilmiştir).

2. Döngüsel Değişimler (Cyclical Change):

Tür içindeki değişimler genetik sınırlamalara tabi oldukları gibi aynı zamanda döngüseldirler. Yani bir canlıdaki değişim hiçbir zaman, makroevrimin ihtiyacı olan, yeni bir canlı oluşturmaya doğru bir değişim değildir. Sadece belli bir aralıkta gidip gelirler. Örneğin; Darwin’in saka kuşlarının gagalarının uzunlukları, havanın yağışlılık durumuna göre değişiklik gösterirler. Kuraklık olduğu zamanlarda, çiçeklerin derinindeki yumuşak tohumlara ulaşmakta daha avantajlı olan uzun gagalı sakalar artış gösterir. Bol yağmurlu dönemlerde oran tersine döner. Dikkat ettiyseniz başka bir tür ortaya çıkmadı. Başka bir değişle; doğal seçilim belki türlerin nasıl hayatta kaldıklarını izah edebilir. Ancak nasıl ortaya çıktıklarını izah edemez.

3. Sadeleştirilemez Karmaşıklık (Irreducible Complexity):

1859’da Charles Darwin şöyle yazmıştı: “Eğer, her hangi karmaşık bir organın bir sıra, peş peşe gelişerek, ufak düzeltmeler olmasızın var
olduğu gösterilebilinirse, benim teorim çöker!” Günümüzde biliyoruzki bu tarife uyan bir çok organlar ve sistemler var. Bunlardan biri hücredir. Darwin için hücre bir “kara kutu”ydu. Ama günümüzde hücrenin derinliklerine inebiliyoruz. Lehigh Üniversitesi Profesörlerinden Michael Behe Darwin’in Kara Kutusu: Biyokimyanın Evrime Meydan Okuması kitabında bu konuyu ele alır. Behe’nin araştırmaları doğruluyor ki canlılar gerçekten, hayatın bir dizi işlemini üreten moleküler makinelerle doludurlar. Bu moleküler makineler sadeleştirilemez karmaşıklıktadırlar. Yani bu makinenin işleyebilmesi için tüm parçalarının tamamen son hallerini almış olarak, aynı zamanda, doğru yerde, doğru ölçülerde, doğru sıralamada olmaları gerekmektedir. Buna bir örnek olarak araba motorunu düşünebilirsiniz. Eğer pistonlardan birinin ölçüsünü değiştirecek olursanız, motorun çalışabilmesi için aynı anda kam şaftını, ayırıcı bloğu, soğutma sistemini, motorun tüm bölmelerini modifiye etmeniz gerekecektir. Behe kitabında tüm yaşayan canlıların bu araba motoru gibi sadeleştirilemez karmaşıklık olduğunu göstermiştir. Behe özenli bir detay ile, bir çok vücud fonksiyonlarının -örneğin; kan pıhtılaşması, silia (hücreleri hareket ettiren organizma), görme vs.- Darwinci tarzda dereceli şekilde olamayacak, sadeleştirilemez karmaşıklıkta  sistemler gerektirdiğini göstermiştir. Neden? Çünkü ara formlarda vücud işlemez, sistem işlemez, hayat devam edemez. Eksik parçalı bir motorla arabayı yürütemeyeceğiniz gibi. Canlılardaki sadeleştirilemez karmaşıklık akıl almayacak kadar çoktur. Mesela, DNA’yı oluşturan genetik alfabesi A, T, C ve G harflerinden her insanın sadece bir hücresinde 3 milyar çift vardır. Vücudunuzda trilyonlarca hücre vardır ve her saniye milyonlarca hüre yenilenir ve bunların her biri sadeleştirilemez karmaşıklıktır ve herbiri sadeleştirilemez karmaşıklık olan alt sistemler içerir. Behe kitabında Darwincilerin boş iddialarını ortaya çıkarır ve der ki: “Darwinci moleküler evrim fikri bilime dayalı değildir. Bilim literatüründe -dergi, kitap, vs- hiçbir yayında gerçek ve karmaşık bir biyokimyasal sistemin nasıl moleküler evrim geçirdiğini ya da geçirmiş olabilleceğini betimlemez. Büyle bir evrimin gerçekleştiğine dair savlar var ancak bunların hiçbiri uygun deney ya da hesaplamalarla desteklenmemiştir. Doğrusu Darwincilerin moleküler evrim konusundaki iddiaları kuru gürültüden ibarettir.”

4. Geçiş Formlarının Hayatta Kalamayacak Olmaları:

Bir diğer problemde; geçiş türlerinin hayatta kalamayacak olmalarıdır. Örnek olarak; Darwincilerin savları olan kuşların sürüngenlerden çok uzun bir zamanda türedikleri iddiasındaki yarı kanatlı yarı sürüngen olan bir ara formu düşünün. Böyle bir türün hayatta kalması imkansızdır. Herbir tüyde sadeleştirilemez karmaşıklıktır. Böyle zavallı bir hayvan hem suda, hem karada, hem havada çok kolay bir av olacaktır. Bu ara formda kendisi için ne tür yem bulma konusunda da büyük ihtimalle adapte olamayacaktır. Yani Darwinciler için iki katlı bir problem vardır: ilki, sürüngenden kuşa geçiş için geçerli bir mekanizma yoktur. İkincisi, böyle bir mekanizma olsaydı da geçiş formlarının hayatta kalmaları çok zor bir ihtimal olacaktı.

5. Moleküler İzolasyon:

Darwinciler sık sık tüm canlıların DNA taşımalarının ortak atamızın olduğunun delilidir derler. Örneğin; Darwincilere göre maymun ve insan DNAları arasındaki kimilerine göre %85, kimilerine göre %95 oranındaki benzerlik, cedden gelen bir akrabalığı gösterir. Ancak fare ve insan DNAsında da %90 oranında bir benzerlik vardır. O zaman nasıl yorumlayacağız. Doğru tüm canlılar DNA taşır ve benzerlikler vardır ancak acaba ortak genetik kod aynı Yaratıcının, aynı biyosferde yaşamamız için bizleri tasarladığının bir göstergesi olmasın! Nihayetinde, eğer yaşayan canlılar biyokimyasal olarak birbirlerinden çok farklı olsalardı büyük olasılıkla besin zinciri olmayacaktı. Belki de değişik bir biyokimyasal yapıda yaşam mümkün değildir. Eğer olsa bile bu biyosferde hayatta kalması mümkün olmayabilirdi.

Sıraladığımız bu beş başlıkta doğal seçilimin yeni canlı türlerini yaratamayacağının ispatını yapmış olduk. Şimdi kısaca fosil bulgularının geçiş türleri konusunda sergilediği sorunlara değinmek istiyoruz. Darwin bizzat kendisi bu konuda şöyle demiştir: “Neden öyleyse her jeolojik yapı ve katmanlar bu tür ara türlerle dolu değildir? Jeoloji açıkçası böyle düzgün olarak derece derece gelişmiş organik bir zincir sağlamamaktadır. Belki de bu benim teorime karşı en açık ve şiddetli itirazdır.” Darwin daha sonraki fosil bulgularının teorisini doğrulayacağını düşünüyordu. Ama zaman onu haksız çıkardı. Medyada duyduğunuzun aksine fosil kayıtları Darwinciler için tamamen bir fiyaskodur. Eğer Darwinci iddialar doğru olsaydı binlerce değil milyona yakın ara tür fosilleri bulunmalıydı. Aksine, yakında hayatını kaybeden Harvardlı paleontolog (taşılbilimci) Stephen Jay Gould’e (evrimci) göre; Çoğu fosil türlerinin tarihi özellikle dereceli evrimle uyuşmayan iki özellik içerir: 1- Staz: Çoğu soyu tükenen tür hayatta kaldıkları sürede hiçbir şekilde belli bir doğrultuya doğru değişim göstermezler. Fosil kayıtlarında ilk
görüldüklerinde ve yok olduklarında aşağı yukarı aynı şekildedirler. 2- Aniden Ortaya Çıkma: herhangi bir yerel bölgede, her hangi bir tür dereceli olarak, atalarından düzenli bir değişimle ortaya çıkmaz; birden ve tamamen oluşmuş olarak ortaya çıkar. Gould aslında Yaratıcı inancına sahip olanların görmeyi umdukları şeyi ortaya koymuştur. Ama Gould yaratıcı teoremini adapte edeceği yerde Darwincilerin aşamalı evrim teorisini de reddederek kendine has bir “Punctuated Equilibria” (PE) adını verdiği türlerin çok kısa zamanda hızlı bir şekilde evrildiklerini iddia etmiştir. Tabiki Gould’un bunu dayandıracağı herhangi bir doğal mekanizma veya gerekli fosil kayıtları yoktur ancak ateizmini oturtacağı Latince bir teoreme ihtiyacı vardır.  Bu bölümü ünlü İngiliz filozof, romancı ve Oxford İngiliz Edebiyatı profesörü C.S. Lewis’in Özde Hristiyanlık kitabından bir alıntıyla tamamlamak istiyorum:

“Yaşam Gücü felsefesi, Evrim ya da Gelişen Evrim görüşlerinden de söz etmeliyim. Bu konulardaki en zekice açıklamalar Bernard Shaw’un, ama en derin olanları Bergson’un eserlerinde bulunur. Bu görüşe sahip olanlar, bu gezegendeki yaşamın, en basit canlılardan insana kadar küçük değişikliklerle evimleştiğini öne sürerler. Bunu da Yaşam Gücünün ‘gayretine’ ve ‘amaçlılığına’ bağlarlar. İnsanlar böyle bir görüş öne sürdüklerinde, onlara Yaşam Gücüyle kasdettikleri şeyin bir aklı olup olmadığını sormalısınız. Eğer aklı varsa, yaşamı var eden ve yetkinliğe
erdiren gerçekten de Tanrı’dır ve görüşleri dinsel görüşe benzerdir. Eğer aklı yoksa o zaman akılsız bir şeyin ‘gayret’ ve ‘amaçlılık’ gösterdiğini söylemenin ne anlamı olduğunu sorarsınız. Bu onların görüşleri için ölümcül bir darbedir. İnsanların yaratıcı Evrimi bu denli .ekici bulmalarının nedeni, onlara Tanrı’nın varlığına inanmanın hoş olmayan sonuçlarını düşünmeden duygusal rahatlığını tattırmasıdır…
Yaşam Gücü hayal gücünün bu dünyadaki en önemli başarısı mı?”

Mesih İsa

Bu son bölümde varlığıyla, yaptıklarıyla, mesajıyla ve özellikle ölüm ve dirilişiyle insanlık tarihine vurmuş olduğu damgayla Tanrı’nın varlığına ve kişiliğine ve bizlere olan sevgisine en büyük delil olan İsa Mesih’den bahsetmek istiyoruz. Bilindiği üzere İncil, Eski Ahit’teki (Eski Antlaşma) Tevrat, Zebur ve diğer peygamber kitapları gibi Tanrı’nın esinlemesiyle, peygamberlerin kendi kelime dağarcıklarını kullanarak, tanık oldukları olayları kaleme almalarıyla oluşmuştur. Yani tarihsel olarak Hristiyanlığı incelersek ve nasıl ortaya çıktığına bakacak olursak göreceğimiz İsa Mesih’in 3 sene zarfında etrafında yetiştirdiği bir avuç insanın nasıl acılara, işkencelere ve ölümlere göğüs gererek Eski Ahit’te ön bildirimlerini okudukları bu şahsın ölümüne ve dirilişine tanıklık ettiklerini göreceğiz. Tarihsel olarak incelediğimizde İsa Mesih’in çarmıha tek başına gittiğini görüyoruz. En yakın öğrencileri dahi bu zorlu ölümden korktuları için kaçmışlar ve O’nu yalnız bırakmışlardı. Yahudiler, İsa’yı öldürtmekle kendilerine göre sapkın olan bu akımı durdurduklarını, Romalılar ise İsa’yı öldürmekle Yahudilerde olası bir isyanı önlediklerini düşünüyorlardı. İşte bu noktada tarihçilerin altını çizdiği husus nasıl oluyorda bu pusmuş, korkup dağılmış olan bir avuç Yahudi, 40 gün içersinde kuvvet bularak dünyaya dağılıp, işkencelere ve ölüme meydan okuyarak İsa’nın bekledikleri Mesih olduğunu, çarmıhta günahlarına karşılık olarak öldüğünü ve üçüncü gün dirildiğini gördüklerini iddia ettişlerdir. Hepsi beraber halüsinasyon mu görmüşlerdir? Halüsinasyon kişiseldir, toplu halde görülmez. İsa mesih bu 40 gün zarfında sadece bir defa değil, defalarca bir çok kişiye, bir defasında da 550 kadar kişiye aynı anda görünmüştür. Bu insanlar Bu insanlar, Yahudi dinindeki kurallardan bıktıkları için daha sade bir din arayışıyla böyle bir yalan uydurmuş olabillirler mi? Ama hangi insan böyle kapsamlı bir yalan uydurabilir ve grup halinde bu yalanın kölesi olabilir? Bu insanların bir liderleri yoktu, Mesih artık yanlarında değildi. Ama onlar dünyaya yayılarak kendi dillerinin döndüğünce bu müjdeli haberi, günahlarımızdan sıyrılma ve sonsuz hayata kavuşma yolunun açıldığını, O’nun adına iman eden hiç kimsenin utandırılmayacağını
duyurdular.

Bugün ellerimizde olan Yeni Ahit (Yeni Antlaşma) yani İncil kitabının tarih boyunca asla tahrif edilmediğini açıkça söyleyebiliriz. Bunu iddia
edenlerin hiçbir tarihsel delil öne süremedikleri aşikardır. Aksine İncil’in, elimizde ilk yüzyıllardan kalma orijinal dili olan Grekçe’de 5000’den fazla nüshaları mevcuttur. Bu nüshalar dünyanın bir çok müze ve kiliselerinde
saklanmakta ve sergilenmektedirler. İnternette, dijital ortamlarda bunlara ulaşmak mümkündür. Kitabımızın bu son bölümünde Yeni Ahit yazarlarının (İncil, 9 ayrı yazar tarafından yazılmış, 27 bölümden oluşur) dürüst insanlar oldukları ve doğruyu söyledikleri, ince ve hassas bir çalışmayla birinci elden gördükleri ve şahit oldukları bu olayları kayda geçirdiklerinin ispatı olarak on sebep sıralamak istiyoruz:

1. Kendi haklarında bir çok utandırıcı detaylar vermektedirler
2. İsa Mesih’in onlara karşı kullandığı bir çok utandırıcı ve zor ifadeleri saklamamışlardır.
3. Yazılarında bildirdikleri bir çok tarihsel olayın ve çarmıhın başka kaynaklardan doğrulanması.
4. Kendi deyişleriyle İsa’nınkileri dikkatlice ayırmışlardır.
5. Yazılarında diriliş hakkında uyduramayacakları olaylar mevcuttur.
6. Yazılarındaki en az 30 halk figürü tarihsel olarak doğrulanmıştır.
7. Çok ince ve hassas detayların verilmesi.
8. Okurlarını, bahsettikleri olayları hatta mucizeleri dahi doğrulamaları için teşvik etmeleri.
9. Mucizeleri de diğer tarihsel olaylar gibi sade ve düz bir şekilde, halk diliyle ve tanıkları ile beraber aktarmışlardır.
10. Kendileride bizzat yaşadıkları ve kutsal olduğuna inandıkları inancı ve uygulamalarını terkederek, yeni inanca geçtiler.

Hiçbir zorlama, işkence ya da ölüm tehditine karşın inançlarını terk etmediler. İsa Mesih’in insanlığa yaptığı etki tabiki sadece o dönemki öğrencileri ve çevresiyle sınırlı değildir. O’nun ve kilisesinin (inanlılar topluluğu) insanlığa kazandırdıkları hakkında binlerce kitaplar yazılmıştır ve yazılmaya devam etmektedir. İnsanlığın en büyük düşmanı olan ölümü yenmiş olan İsa Mesih bugün, 21. yüzyılda hala insanları ruhsal olarak değiştirmeye, yüreklerinde sonsuzluk için ve yaşayan Tanrı için bir sevinç ve ışık olmaya devam etmektedir. Dediği gibi O’nun krallığı göklerdedir ve bizleri oraya davet etmeye devam etmektedir.

Kaynakça
“I Don’t Have Enough Faith To Be An Atheist” Norman L. Geisler and
Frank Turek
“Özde Hristiyanlık” C. S. Lewis

Image
Evrenin Dizaynı
Bilimsel makale
“Sadece bilimden hiçbir şey anlamayan bir çaylak bilimin dini sildiğini
söyler. Eğer gerçekten bilimi incelerseniz sizi Tanrı’ya yaklaştırdığını
göreceksiniz.”
Göz atın
Image
Hayatın dizaynı
Bilimsel makale
“Tanrı hiçbir zaman bir ateisti ikna etmek için bir mucize yapmadı, çünkü
yaptığı sıradan işler yeterli delili sağlıyor.”
Göz atın
Image
Mikro-Evrim Mi Makro-Evrim Mi?
Bilimsel makale
Evrim teorisi hakkında,
Genetik dönüşümler.
Göz atın